BİR KULÜBÜN ELLİMİMİNCİ YILI
09 - 13 Haziran 2008 / Osman Hamdi Bey Salonu
Tanıtım:
Sözsüz oyunlarına Devlet Güzel Sanatlar Akademisi’nde Mim Pantomim Grubu olarak başlayan ve bugün Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Pantomim Kulübü olarak devam eden geleneğin ellinci yılına ulaşmış bulunmaktayız. Sözsüz oyuncuların Ergin Kolbek’le 1958’de başlayan serüveni ilginçtir. Sadece Akademi Pantomim Kulübü’nü kuran değil, Türkiye’de pantomim sanatını tanıtan sanatçı olması nedeniyle Ergin Kolbek’in efsanevi bir yeri vardır pantomim kuşaklarının temsilcileri arasında. Ancak, buruk ve hüzünlü bir efsanedir bu, son oynadığı oyunun “intihar” olması nedeniyle. Onun yeteneğinin ve üretiminin en verimli döneminde hayatına son verişi hem üzüntü hem de kızgınlık duygusu yaratır bizlerde. Sahneyi bu kadar erken terk etmeye hakkı olmadığını ve söyleyecek çok “sözsüz”ü olduğunu düşünürüz hep. Daha çok hareketi olmalıydı imgelerini geleceğe mesaj olarak ulaştırması için. Ölüme kafa tutmalıydı Marceau’nun dediği gibi: “ … O, doğaya ve dünyaya yaşayışını ispat eden, ölüm ve ölümsüzlüğe vücuduyla kafa tutmak isteyen, varlığını haklı gösterme çabasındaki bir insanoğludur. Hareket, yaratılan ve yaratan, gelip geçen, rüyaya dalan, savaşan, seven ve konuşmadan ölen, insandır.”
Elde edilen belgeler sonucu, pantomim kulübünü oluşturan kuşakları, belirli dönemler üzerinden değerlendirmek daha doğru olacaktır. Bunun nedeni, kulüp etkinliklerinin aralıklarla devam etmesi ve her aralık sonrası bayrağı teslim alan kuşağın kendi döneminin özelliğini yansıtmasıdır. Bu özellikler, gerek kulübün oluşumuna gerekse oyunlara aktarılmıştır. Elbette ki her kuşağın yansıttığı özellikler diğer kuşaklara göre farklılıklar göstermiştir. Ancak, değişmeyen bazı şeyler var ki bunlar, adeta kalıtımsal bir özellik taşımaktadır kulüp için. Örneğin, Akademi pantomim kuşaklarının hepsinde gördüğümüz deneysel sanat hareketlerine olan dayanılmaz eğilim. Bu kitapta da örneklerini göreceğimiz bu etkinlikler ya pantomim çalışmalarının başlaması ya da sonlanmasıyla ortaya çıkmıştır. Bu bağlamda, pantomimin deneyselliği, deneyselliğin de pantomimi tetiklediğine tanık oluruz. Kolbek pantomimin diğer sanatlarla deneysel birlikteliğini şöyle tanımlamış: “Pantomimin tiyatro sanatından doğduğu gerçek, fakat tiyatro gibi gelişmediği de malum. Tiyatro kendi bünyesinde değişiklikler yaparak kendi çerçevesi içinde günümüze kadar geliyor. Sözsüz oyun öyle değil: Tiyatrodan sirke atlayabiliyor, arada müziği kendine aş edinerek müzikal-mim haline geliyor. Kimi halk oyunları ile kaynaşıyor, kimi baleyi etkiliyor: Bale-Pantomim doğuyor. Oradan sessiz filmlerin başlıca öğesi oluyor”. Birinci kuşağın resim sanatını beden diliyle birleştirerek gerçekleştirdiği “eylem resim” performansları, ikinci kuşağın deneysel sahne çalışmaları, performansları, happeningleri, üçüncü kuşağın deneysel konferansları ve nihayet dördüncü kuşağın kukla ve karagöz oyunu gibi farklı disiplinleri buluşturan pantomim gösterileri deneysel çalışmalara örneklerdir. Bu buluşmalar bir anlamda engelli gösteri sanatlarının birlikteliği gibidir. Sözün, hızın ve hacmin olmadığı engelli sanatların ortak eylemleri yine bir deneysellik girişiminin ürünü olarak ortaya çıkmıştır.
Diğer yandan, bu yalın sanatın sahne, dekor ve kostüm gereksinmeleri konusundaki mütevaziliği nedeniyle sokakla olan ilişkisi hep var olmuştur. Aslında, pantomim sanatının bizim kültürel coğrafyamızda sokakla olan ilişkisi sadece teknik uyumlulukla sınırlı değildir elbette. Anadolu kültüründe köy meydanlarında oynanan oyunlar pantomim sanatına yakın yerel gösteri sanatlarıdır. Öte yandan, insan ilişkilerimiz de hareketlere dayalıdır. Kültürümüzün doğası, insan ilişkilerimizi dokunarak oluşturma ve bir şeyi anlatırken sözlerimizi el ve beden hareketleriyle destekleme eylemi, pantomim sanatının sokağa yani yaşamın içindeki izleyiciye hiç de yabancı olmadığını işaretler. Akademi pantomimcilerinin sokakla olan ilişkileri birinci kuşağın köy gezileriyle başlayan, sahne ve kurum dışı gösterilerine, ikinci kuşağın dış mekânlarda gerçekleştirdikleri deneysel performanslarına ve üçüncü kuşağın kurum dışına taşan gösterilerine yansımıştır. Bugün ise, dördüncü kuşak pantomim grubunun kurulmasından kısa süre sonra sokak gösterilerine başlanılmıştır. Elbette ki kulübün sokakla olan iletişimi sadece sözsüz sanatın yapısından kaynaklanmamaktadır. Ayrıca, kulübün kurum dışı ve sokak sanatçıları için de cazibe merkezi olmasından da kaynaklanmaktadır. Sonuç olarak, kulüp ve sokak ilişkisi en başından itibaren tüm kuşaklar için reddedilmeyecek verimli bir ortam yaratmıştır. Bu bağlamda, sokakla ilişki bu sanat için vazgeçilmez bir unsur olmuştur. Kurumumuzun pantomim kulüplerinin yetiştirdiği ve yaşamını bu sanatı yaparak kazanan profesyonel pantomimciler olmuştur. Ancak, bu sanatı icra ederek uzun süre yaşamını sürdürme olanağı hiçbirisi için mümkün olmamıştır. Kısa yaşamının sonuna kadar bu çabada olan tek pantomimci Kolbek’in ise öldüğünde cebinde sadece borç senetlerinin olduğu söylenir.
Akademi’den günümüze pantomim gruplarını ve etkinliklerini ele alan “Bir Kulübün Ellimiminci Yılı” sergisi 9-13 Haziran 2008 tarihleri arasında Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nin Fındıklı’daki binasının Osman Hamdi Bey salonunda gerçekleşecektir.
Caner Karavit
Yorum:
Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Pantomim Kulübü, elli yıldır varlığını sürdürüyor ve bu süreçte dördüncü kuşak sanatçılarını yaratıyor. Işığı son derece parlak bir “nova patlamasıyla” başlayan, zaman zaman gücünü yitiren, zaman zaman da eski parlaklığına yeniden kavuşan zig-zaglı bir süreç bu. Geleneksel Akademi kimliğinin egemen olduğu ilk eylem, dördüncü kuşakta ne kadar var? Buna karar verebilmek zor. Ancak şu söylenebilir ki hep yenilenerek, kılık değiştirerek; buna karşın kuşaklar arasında tutarlılık noktalarını içten içe koruyarak büyüyen bir “sessizliğin” hareketidir o kulüp. Bu bağlamda, üniversitelerde görmeye alıştığımız öğrenci kulüplerinden daha farklı bir kimliği yansıtmaktadır.
İçinde bulunduğumuz 21. yüzyılın rasyonalitesi “yararlılık” üzerinedir. Bir iş yapılacaksa kesinlikle “yararalı” olmalıdır; üstelik bu “yararlılık” hemen şimdi ve burada gerçekleşmelidir. Ekonomik ve siyasi koşullar, bizi böyle bir saplantıya yönlendiriyor, bizi bu saplantı doğrultusunda yeniden tanımlıyor ve yaratıyor. Bu tip bir saplantı, tarih boyunca hep kendi kültürünü ve “yararlılık” tanımlarını geliştirdi; böylece tarihte bu ekonomik ve siyasi “yararlılığın” sınırları mutlak biçimde çizilemedi. Söz konusu “yararlılık” kültürü bugün yine kendi felsefesini, psikolojisini, sanatını vs. keşfetmeye çalışmakla meşgul. Aslında “yararlılık”, insanlara çok da yeni ve yabancı bir kavram değil. Belki insanın alet kullanımına kadar uzanan bir tarihi var. Ama “yararlılığın” tarihi, aynı zamanda “yararlılık nedir?” sorusunun da tarihidir. O soru, aynı türden bir başka soruyu daha peşinden sürükler: “Yararlı olan nedir?” İç içe geçmiş bu iki soruyu, eğer “insana ait doğal güdülerin tatminidir” diye yanıtlayacaksak, o halde toplumsallığın dışından konuşuyor olacağız. Kişisel çıkarlar ve tatminler kapsamında tanımlanmış bir “yararlılık”, “öteki” kişileri dışarıda bıraktığı ölçüde, toplumsallığın açığına düşer çünkü.
Ne var ki toplumsal bakımdan “yararlılık” da tartışmasız değildir. En azından “yararlılığın” ideolojisi, epistemolojiye bağlı bir özne problematiği içerdiği sürece, yine tartışmalı olmaktan kurtulamaz. Bu bağlamda, “yararlı olan nedir?” sorusu kendiliğinden gündeme gelmektedir. Hangi şey “yararlı”, hangi şey “yararsızdır”? Buna eylemler ya da nesneler adına karar verebilmek, sürekli olarak önümüze çıkan yol seçimlerine de karar verebilmek anlamına gelir. Daha açık sorularla; bir eylem niçin yapılır, bir nesne niçin “yararlı” görülebilir? Demek ki “yararlılık” üzerine sorulmuş her soru, yanı başında bir işlev tanımını da barındırıyor: Seçimler işlevsel olmalı... İyi de işlev ne? Örneğin bir şapka, başımızı doğa etkilerinden koruduğu için mi işlevseldir, yoksa bize bir imaj sağladığı için mi? Bunun tek bir mutlak yanıtını vermek kolay değildir. Buzdolabı 1960’larda da soğutma işlevini yerine getirirdi ama, bir yandan da orta sınıf aileler için pekâlâ bir prestij nesnesiydi; ekstrem durumlarda evin salonuna bile yerleştirildiği görülebilirdi. Şimdi ise otomobiller ve cep telefonları öyle...
Yine de şu söylenmeli: Bir insan (istisnalar hariç) tüm bunların muhasebesini tutarak, “yararlı” ya da “yararsızları” ayrı sayfalarda toplayarak yaşayamaz. Buna olanak yoktur. İnsanın yapabildiği yalnızca, çevresinde geliş(tiril)miş genel “yararlılık” tanımlarına refleksif olarak ayak uydurmaktır. Bu muhasebeyi yapsa yapsa ideolojik kurumlar ya da sermaye yapabilir. Belirli ideolojiler ya da kârlılık hesapları doğrultusunda, kimi “yararlı” eylemleri düzenlemek onların işidir. Sözgelimi bugün eğitim kurumlarında düzenlenmiş sosyal organizasyonlara bakınız; bu organizasyonlar her zaman süregeldiği üzere, günümüzde de egemen sistemi besleyebilecek “yararlılıklar” temelinde inşa ediliyor. Üniversitelerin “öğrenci kulüpleri” kendi etkinlik alanlarını, merkezi bir elden çıkmış tasarımlarla düzenliyor. Öğrenciler etkinlikte bulunacaksa, önceden saptanmış ve kendilerine hazır sunulmuş sınırlı hücreler çerçevesinde seçimler yapıyor. O halde, örneğin bir sanat etkinliğinin hangi türde ve hangi özgürlükler “sınırında” geliştirileceği de, önceden bir takım ipuçları veriyor.
Şimdi konumuza geri dönelim; yani Pantomim Kulübü’ne: Bu kulüp de, elli yıllık bir süreci tamamladığında, kendisinden söz ettiren ve dinamiğini kuşaklar arasında koruyan “yararlı” bir organizasyon alanı halinde görülebilir. Belki de üniversite etkinlikleri açısından gerçekten öyledir. Ne var ki bu kulüp, o yılların baskın eğilimi olan Türkiye’nin Batı ile entegrasyonu, Batı sanatını içselleştirme, Batılı anlamda idealist gençler yetiştirme vs. gibi projeler kapsamında kurulmamıştır. Yani birinci kuşak Pantomim Kulübü, ideolojik anlamda hazır sunulmuş merkezi bir etkinlik alanı değildir. Bu kulübün kuruluşu, kendiliğinden bir araya gelmiş gençlerin tekil-özgürlük iradelerine bağlıdır. Evet, şu doğru: Eğer Akademi gibi kendi ideolojisini güçlü bir biçimde ortaya koyan kurum olmasaydı, bu kulüp belki de hiç olmayacaktı. Ve belki bu anlamda, bu birinci kuşak gençlerin “yararlı” eylemleri, Akademi’nin “yararlılık” düşüncesiyle, refleksif bakımdan (yukarıda belirtildiği gibi) örtüşmüş olabilir. Oysa burada bu birinci kuşak eylemi, bugünkü ideolojik ya da kârlılık hesapları doğrultusundaki “yararlı” eylemlerinden ayıran kılcal bir çizgi vardır: O da, eylemin kendiliğindenliğidir. En azından o yıllarda tüm öğrenci gençleri, özgürlük sınırları ustalıkla çizilmiş etkinlik alanları içinde tutan üniversite kulüpleri henüz yoktu. Yani, pantomim sanatına eğilim duyan birinci kuşak Akademi gençlerinin yola çıkışlarında bir “amaçsızlık” mevcuttu.
“Amaçsızlık” her zaman edilgenliği çağrıştırdığı anlamda “kötü” bir tabir olarak tanımlanmamalı. Bu tabir özellikle 18. yüzyıldan bu yana daha çok, empoze edilmiş ideolojik hedeflerin işlevsel araçlarını dışlayan bir anlamda kullanıldı. “Amaçsızlık” dediğimiz şey, bu yüzden estetik kavramının eleştirel hammaddesini oluşturmuştur: “Amaçsızlığı amaçlamak”... Konuyu somutlaştırdığımızda, Akademi’nin birinci kuşak gençlerinin, pantomim gösterilerini hangi niyetle Anadolu’ya taşıdıklarını, hangi niyetle ceplerinden ödedikleri paralarla küçük kasabalarda gösteriler yaptıklarını daha iyi anlayabiliriz. Onlar ne “halkı eğitmek”, ne kendi sanat anlayışlarını yaymak, ne belli bir görüşü empoze etmek, ne de “kâr etmek” istiyorlardı; hiç böyle bir “amaçları” yoktu. Onlar yalnızca kendi özgürlük alanları içinde, yapmak istediklerini yapıyorlardı; hepsi buydu. Böyle bir eylem, kendi dinamiğini ne kadar yerleşik bir ideoloji içinde gerçekleştirirse gerçekleştirsin, yine de o ideolojik alanı eleştirebilme gücünü içinde taşıyabilir; bu anlamda da, aynen estetik bir tavırdır.
Son olarak şunu da belirtmek gerekir: Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nin Pantomim Kulübü, birinci kuşak ile kurduğu bir tutarlılık noktasını, geleneksel bağlamda hâlâ koruyor. Kulübün kuruluş “amacı”, bugünkü öğrenci kulüplerinden çok farklı bir yerde duruyor ve dördüncü kuşak pantomimcilerin içinde yer alan “sokak sanatçıları”nın varlığı, hayli anlamlı hale geliyor.
Emre Zeytinoğlu
Afiş için tıklayınız
Fotoğraflar için
tıklayınız.